İçimizdeki Çocuk Neden Hâlâ Görülmeyi Bekliyor?
Naz ve Direniş
Bir ezberimizin olduğunu fark ediyorum eski sözlerimize bakarken. Ya da geçmişin
tünelinden geçerken…
Sonra o tünelden çıkıp bugüne geldiğimde, hatta dün kadar yakın bir zamanın içinde bile fark
ettiğim bir şey var. Biraz düşündürüyor doğrusu. İnsan, olması gerektiğini düşündüğü kişinin,
yerin, yaşamın ve konforun umutlu seyrine dalarken kendisine ne olduğunu fark ediyor.
Evet, yanlış okumadınız. Fark ediyor.
Aslında farkındayız bulunduğumuz hayatın. Kendimizin. Ortam değişmese de değişip
dönüşen ruh halimizin. Kimliğimizin dar gelen yanlarını çıkarıp attığımızı, var olan
yanlarımızın eteklerinin çiçeklendiğini fark ederiz.
İçten içe sebebini de biliriz fakat bütün bunlara rağmen içimizde ayak direyen bir yolcu
vardır. Gurbet havaları çalan bir sokak müzisyeni… Bazen de etrafımızdakilere, belki de en
yakınlarımıza, onlardan görmek istediğimiz o desteği alabilmek için nazlanan; fırfırlı etekli,
pötikareli şortlu çocuk halimiz.
“Hayır. İstediğim gibi değil henüz.”
“Olmam gereken kişi değilim daha.”
“Yapmam gerekenleri yapamadım.”
“O bahçeli eve kavuşmadım.”
“O tatlı bakışlı sevgiliye…”
“O kabarık cüzdana…”
Kavuşmadan gelmiş saymam kendimi.
Olmuş olmam o zaman.
İçin için oralara yaklaştığınızı bilseniz bile sizi annenize, babanıza, eşinize, çocuğunuza karşı
asık suratlı, memnuniyetsiz, yarım baktıran bir şey vardır. Bazen bunun bir davranış
alışkanlığı olduğunu fark ederiz. Bazen de kendimize konduramayız. “Belki de annemin
davranışıdır bu,” deriz. Mutlu olsa da mutlu değilmiş gibi davranan annemin…
Belki de mutlu, güzel ve her duruma renk veren, parlayan o yanımızı zamanla biz
söndürmüşüzdür. Henüz olmamış evimizin içinde parlayacak olan yanımızı…
Başarılarımızın, rağmen yapabildiklerimizin, yokuşta bile terlemeyişimizin; her şeye sahip
olmuş ama o hazzı yaşamamış ya da hiç emek harcamayı düşünmemiş insanların o “Nasıl
yani?” bakışlarından sonra üstünü örtmeye karar verdiğimiz ışığımızı…
Sonra kendi ışığımızı kendimiz bile unuturuz.
Atalet yerleşir.
“Sonra”lar yerleşir.
“Aman, şimdi mi?”ler…
Ve bir süre sonra onların orada olduğunu bile unuturuz, yine de bütün bunlara rağmen bizi
yürüten, yol aldıran, yön veren ve bazen bize rağmen yol gösteren bir gücün bizi getirdiği
noktanın farkındayızdır.
Belki de nazımız onadır.
Belki “Beni buraya kadar getirdin ama henüz istediğim yerde değilim,” diye ona
nazlanıyoruzdur. Bırakmayışımızın nedeni teslim olmak istemeyişimiz değil belki. Teslim
olmaya direnişimizdir.
Belki de insan bazen kendisine en yakın olanın saçını okşayıp, “ah benim güzelim…”
demesini bekler. Biri görsün ister. Biri, bütün çabalarımızı, yorgunluğumuzu, rağmenlerimizi,
sustuklarımızı, yetişemediklerimizi, yeniden başladıklarımızı görsün… Ve sadece saçımızı
okşasın.

Belki de aradığımız şey bahçeli ev değildir.
Kabarık cüzdan değildir.
Tatlı bakışlı sevgili de değildir.
Belki bütün bunlara kavuştuğumuzda bile içimizde hâlâ o pötikareli şortuyla duran çocuk,
aynı şeyi bekleyecektir:
“Ah benim güzelim…
Ben seni görüyorum.”
Ve belki en zor fark ediş de budur. Bunca yolu yürümüşken, kendimizi hâlâ birinin bizi
görmesini beklerken bulmak… Belki de nazımız, bizi bırakmayan o güce değil. Bizi hâlâ
kendimizden saklayan o çocuğadır.
Belki artık onun saçını bizim okşamamız gerekiyordur. Çünkü bazen insanın teslim olması
gereken yer, yenildiği yer değil; kendisine nihayet iyi davranmaya başladığı yerdir.
“Ah benim güzelim…
Ben seni görüyorum.”
Yazar Sevilay Acar’ı Instagram’da takip edebilirsiniz.
@sevilayacarrEşlikçi
Mica Collective — Her Şeye Rağmen · YouTube’da dinle
YAZARIN DİĞER YAZILARI ↓
- Üç Eşlikçi ve Bir Fısıltı: Kitaplar, Yolculuk ve İçsel Gezginlik Üzerine
- Korkuya Rağmen İyiliği Seçmek
- Kadının İçsel Dönüşümü
- Kahkahanın Hafızası: Her Şeyi Dönüştürmek Zorunda mıyız?
- Korkularına Rağmen Kendini Seçmek












