İlişki Koçu ve Yazar Seda Koçali - fonksiyonelyasam.com

İşin Uzmanı: Hayattan Talep Etmek, Şükretmenin Diğer Adıdır | Seda Koçali

İlişki Koçu ve Yazar Seda Koçali ile Farkındalık Üzerine

Zihin, beden ve ruh bir bütündür; biri eksik olduğunda yaşam dengesi de eksilir.
Fonksiyonel Yaşam olarak bu dengeyi yalnızca beslenme ve hareket üzerinden değil,
duygusal farkındalık ve insan ilişkileri üzerinden de ele alıyoruz.

“İşin Uzmanı” serisinde bu kez; ilişkiler, farkındalık ve yaşam enerjisi üzerine yaptığı çalışmalarıyla dikkat çeken bir isim: Seda Koçali ile konuştuk.

“Hayattan Talebim Var” mottosuyla tanınan ilişki koçu, mindfulness eğitmeni ve yazar Seda Koçali, insanın kendi duygularını tanıması, sınırlarını fark etmesi ve hayattan talep edebilme cesaretini göstermesi gerektiğine inanıyor. Bir yandan danışanlarıyla çalışırken, diğer yandan yazarlık yolculuğunuKod Hatası” romanıyla bambaşka bir boyuta taşımış.

Kendisiyle hem farkındalık hem de ilişkiler üzerine derin ama bir o kadar da gündelik yaşamın içinden bir sohbet gerçekleştirdik.

Röportaj

Fonksiyonel Yaşam (FY): Seda Hanım, sizi yakından tanımayanlar için sorsak; Seda Koçali kimdir? Bir koç, bir yazar ve bir insan olarak kendinizi nasıl tanımlarsınız?


Seda Koçali (SK): Bir üretici olarak, ben duygudan besleniyorum. Ne yaparsam yapayım, içinde insana dair bir anlam, bir his, bir iz bırakmak istiyorum.
Bir koç olarak, insanın kendine yaklaşmasına, kendini duymasına alan açmak temel amacım. Çünkü gerçek dönüşüm, dışarıda değil, içeride başlar.
Bir insan olarak ise, yaşamı bütün çelişkileriyle seviyorum; bazen düşüyorum, bazen parlıyorum ama her seferinde kendime biraz daha yaklaşıyorum sanırım.

İlişki Koçu ve Yazar Seda Koçali ile Farkındalık Üzerine -fonksiyonelyasam.com

FY: “Hayattan Talebim Var” ifadesinin hikâyesi nedir? Talep etmek ile şükretmek arasındaki dengeyi kendi hayatınızda nasıl kuruyorsunuz? Biz nasıl kurmalıyız?

SK: “Hayattan Talebim Var” aslında bir başkaldırıdan ziyade, bir hatırlatma.
Uzun yıllar boyunca birçok insan gibi ben de “olanla yetinmeyi” öğrendim ama bir noktada fark ettim ki, şükretmekle yetinmek arasında ince bir fark var. Şükür, elindekinin kıymet bilmek; talep ise içindeki potansiyeli, yaşamın sana sunduklarını cesaretle istemek demek.

Ben o dengeyi şöyle kuruyorum: Şükürle kökleniyorum, taleple yön buluyorum. Biri beni bulunduğum ana getiriyor, diğeri ilerlemem için yola çıkarıyor.

Ve bence hepimizin bu dengeyi bulabilmesi için önce şu soruyu kendine sorması gerekiyor:
“Gerçekten neye niyet ediyorum, neyi isteyip neye razı geliyorum?” Cevap, o anda hem şükrün hem talebin kapısını aralıyor zaten.

FY: Mindfulness’ı hiç bilmeyen birine 3 dakikalık bir başlangıç protokolü verecek olsanız, adımlar ne olurdu?

SK: Üç dakikalık bir durma pratiğiyle başlamayı öneririm.
İlk dakika, sadece durmakla başlar. Hiçbir şeyi düzeltmeye ya da değiştirmeye çalışma. Nefesin
nasıl geliyorsa öyle kalsın, sadece fark et.
İkinci dakika, bedene dönme anıdır. Ayak tabanlarını, oturduğun yeri, omuzlarını hisset…
“Buradayım” deme hâlidir bu.
Üçüncü dakika ise kalple bağlantı kurma zamanı. “Şu anda en çok neye ihtiyacım var?” diye sor
kendine. Cevap ne olursa olsun, onu yargılamadan kabul et.

Çünkü mindfulness, o cevabı değiştirmeye çalışmadan yanında oturabilme becerisiyle başlar.

FY: Yoğun iş/ev temposunda “mikro-pratikler” (90 saniyelik duraklar, nefes ritüelleri, duygu check-in) için önerileriniz neler?

SK: Yoğun tempo içinde mindfulness’ı hep “hayata sızmak” olarak tanımlayabilirim. Yani saatlerce meditasyon yapamıyorsan bile, 90 saniyelik bir durak yaratabilirsin.
Mesela bilgisayarını kapatmadan önce üç derin nefes almak, telefona uzanırken “ben şu an ne
hissediyorum?” diye sormak ya da kahveni içerken sadece kokusuna odaklanmak… Bunların
hepsi mikro-pratiklerdir. Ben buna “anda küçük duraklar açmak” derim. Çünkü o 90 saniyelik farkındalık anları, günün içinde kendinle yeniden temas kurmanın en basit ama en güçlü yolu.

FY: Zor duygular: kıskançlık, öfke, hayal kırıklığı… Duygu regülasyonu için ilk müdahale rehberiniz nedir?

SK: Zor duygularla ilgili benim ilk rehberim her zaman şu: “Duyguyu hemen çözmeye çalışma, önce tanı ve isimlendir.” Kıskançlık, öfke ya da hayal kırıklığı… Hepsi aslında görünmeyen bir ihtiyacın elçisi. O yüzden önce bedende ne oluyor, nefes nasıl, kalp ne kadar sıkışmış — onu fark ederim. Sonra kendime küçük bir soru sorarım: “Bu duygunun altında hangi ihtiyacım görülmek istiyor?” Bu soruyu sorduğun anda zaten duygu çözülmeye başlar. Çünkü regülasyon, bastırmak değil; duygunun yanında kalabilmeyi öğrenmektir.

FY: Kurumsal eğitimlerde en sık gözlemlediğiniz yanılgı nedir? Katılımcılara “eve götürülecek tek egzersiz” olarak ne veriyorsunuz?

SK: İnsanlar “değişim”i hep dışsal bir hedef gibi görüyorlar. Yani, daha iyi iletişim kurmak, daha iyi
liderlik etmek, daha iyi performans göstermek… Ama aslında tüm bunların kökü “kendini regüle
edebilme” becerisinde yatıyor.
Kendini yönetemediğin yerde kimseyi yönetemezsin.
Bu yüzden katılımcılara eve götürülecek tek egzersiz olarak “günde bir kez kendini fark etme”
pratiğini veriyorum. Yani günün içinde bir an seç — bir toplantıda, bir mail okurken, trafikte… Ve
kendine sadece şu soruyu sor: “Şu anda ne hissediyorum?”
Bunu her gün yapabilirsen, o farkındalık hali zamanla davranışa, sonra da kültüre dönüşür.

FY: Klişe ama gerçek bir merak: “Ex’ten next olur mu?” Sizce hangi koşullarda evet/hayır? 

SK: Evet, ama iki kişi de artık aynı yerinde değilse. Ayrılıktan sonra biri ya da her ikisi kendine dönüp gerçekten neyi neden yaşadığını, kendi payını, kendi yarasını görmüşse; o zaman yeni bir ilişki zemini oluşabilir. Ama sadece özlemin, yalnızlığın ya da alışkanlığın çekimiyle dönülüyorsa, o ilişki aynı yerden tekrar kırılır. Bence mesele “tekrar bir araya gelmek” değil, “artık başka iki insan olarak karşılaşabilmek.” Ve bu oluyorsa, evet — ex’ten next olur.

FY: Uzak mesafe ilişkilerinde ritüel, sınır ve beklenti yönetimi nasıl olmalı? Haftalık “check in” örnekleri önerir misiniz?

SK: Uzak mesafe ilişkilerinde üç önemli konu: Şeffaflık, ritüeller ve sınırlar.
Şeffaflık, “Ne hissediyorum, neye ihtiyacım var, bugün ben neredeyim?” gibi basit ama samimi
paylaşımlar, yanlış anlamaları önler. Ritüeller, ilişkinin kalp atışıdır; mesafeyi değil bağı canlı tutar. Bu bir sabah mesajı, haftada bir birlikte kahve içme saati ya da cuma akşamı görüntülü film izleme geleneği olabilir.
Ve sınırlar… Duygusal alanı korur. Herkesin kendi hayatına, arkadaş çevresine, sessizliğine hakkı
vardır; bunu açıkça konuşmak güveni büyütür.

Haftalık check-in’lerde şu üç soruyu öneririm:

  1. Bu hafta seni en çok ne yordu, ne rahatlattı?
  2. İlişkimizde ne iyi gidiyor, neye biraz daha özen gösterebiliriz?
  3. Birbirimize nasıl daha iyi temas edebiliriz — duygusal, zihinsel ya da basitçe bir
    jest olarak?

Bu sorular, uzaklığı azaltmaz belki ama bağı bilinçle besler.
Ve bazen, gerçekten yakın olmak, fiziksel değil; duygusal bir farkındalık meselesidir.

FY: Kıskançlık ve güvensizlik: Kök nedenleri ayırt etmek ve ilişkiyi zehirlemeden çözmek için pratik bir yol haritası…

SK: Her duygu bir köke işaret eder, ama kökü görmeden dalı budamak işe yaramaz.
Kıskançlık çoğu zaman “kaybetme korkusuna” dokunur; güvensizlikse “değersizlik hissine.”

O yüzden önce hangisinin konuştuğunu fark etmek gerekir: “Partnerime mi güvenmiyorum,
yoksa kendimi mi güvende hissetmiyorum?”

Pratik yol haritası üç adımlı olabilir:

  1. Fark et: Kıskançlık geldiğinde hemen tepki verme. Bedendeki sinyali fark et —
    kalp mi sıkıştı, nefes mi daraldı?
  2. Kaynağı ayır: “Bu duygu karşımdakiyle mi, yoksa kendimle mi ilgili?” diye sor.
  3. İfade et, yükleme: Duyguyu suçlamadan paylaş. “Sen hep böyle yapıyorsun”
    yerine “Ben böyle hissettiğimde kendimi geri çekiyorum” demek, ilişkiyi zehirlemez; aksine
    nefes aldırır.

Çünkü kıskançlık ya da güvensizlik, bastırıldığında büyür; konuşulduğunda dönüşür.
İlişkide mesele duyguyu yok etmek değil, onu birlikte taşıyabilmeyi öğrenmektir.

FY: Online tanışmalar / sosyal medya başlangıçlı ilişkiler: Kırmızı bayraklar – yeşil
bayraklar?

SK: Online tanışmalar artık hayatın bir parçası ama duygusal güvenlik hâlâ çok insani bir mesele.
Bir ilişki nerede başladığından çok, nasıl derinleştiğiyle anlam kazanır. Ama o derinleşme sürecinde bazı sinyaller vardır; onlara “bayraklar” diyebiliriz.

Kırmızı bayraklar:
– Sürekli bahanelerle yüz yüze gelmeyi erteliyorsa,
– Kendi hayatı hakkında netlik vermiyorsa,
– Bir gün yakın, bir gün uzak davranıyorsa,
– Seni duygusal olarak tahterevalliye bindiriyorsa…
Bunlar dikkat edilmesi gereken sinyallerdir.

Yeşil bayraklar:

– Tutarlılık vardır; sözleriyle davranışları birbirini destekler.
– Merak eder, dinler ve seni “duymaya” çalışır.
– Kendi sınırlarını net koyar ama seninkine de saygı duyar.
– Ve en önemlisi, iletişim zorla değil, akışla olur.

Benim için bir ilişkinin en büyük yeşil bayrağı şu:
Sen kendin olmaktan vazgeçmeden yakınlaşabiliyorsan, doğru yerdesin.

FY: Evlilik/uzun ilişki “tazeleme” planı: Haftalık randevu, aylık büyük sohbet, yıllık vizyon Somut bir çerçeve verir misiniz?

SK: İlişkilerde tazelenme “ilişkinin bakım planı” gibi bana göre.
Nasıl ki bedenin, zihnin ya da kariyerin bir bakıma ihtiyaç duyar; ilişki de aynı özeni ister.
Belirli periyotlarda özel buluşmaları önemsiyorum. Birlikte geçirilen zorunlu değil, seçilmiş bir
zaman. 1–2 saat bile olabilir ama telefon yok, gündem yok. Sadece “biz zamanı.” Birlikte yemek
yapmak, yürüyüş, film ya da sadece kahve içmek — fark etmez. Ortak hedefleri belirlemek ve belli zaman aralılarında bu konuların üzerinden gitmeyi de öneriyorum. Tıpkı bir kurum gibi, ilişkinin de yönü konuşulmalı.
“Bu yıl bizi ne büyütsün?”, “Ne hayal ediyoruz?”, “Birlikte hangi deneyimleri yaşamak
istiyoruz?”
Bu konuşmalar ilişkiyi diri tutar; çünkü geleceğe ortak bir niyetle bakmak bağ kurmanın en güçlü
yollarından biridir. İlişki, sevgiyle başlar ama farkındalıkla sürer. Ve o farkındalık, tazelenmenin en gerçek anahtarıdır.

FY: Ayrılık sonrası toparlanma: 30-60-90 gün protokolü gibi, bilimsel ve şefkatli bir iyileşme planı nasıl kurulmalı?

SK: Ben ayrılığı hep “bir kapanış değil, bir yeniden inşa süreci” olarak görürüm.
O yüzden toparlanmayı zamanla ölçmek değil, farkındalıkla adımlamak gerekir.
Ama somut bir çerçeveye ihtiyacımız varsa, ben bunu üç aşamalı bir süreç gibi düşünmeyi
seviyorum:

Duygusal detoks: Zihnin açıklama aradığı, kalbin inkârla pazarlık arasında gidip geldiği dönemdir. Bu süreçte yapılacak en şefkatli şey, “neden bitti”ye değil “ben ne hissediyorum”a
odaklanmaktır. Yazmak, ağlamak, sessiz kalmak, doğada yürümek… Hepsi bu duyguyu
boşaltmanın yollarıdır.
Kendine dönüş:Artık boşluk biraz daha tanıdıktır. Bu dönemde kişi, ilişki dışında kim olduğunu yenidenhatırlamaya başlar. Yeni rutinler, küçük hedefler, bedensel hareket ve sosyal temas bu evredeçok destekleyicidir.
Anlamlandırma ve yeniden yön:Son evrede artık soru değişir: “Neden ben?” değil, “Bundan ne öğrendim?” olur. Bu evre, yasınbilince dönüştüğü, geleceğe yeniden niyetle bakabildiğin zamandır.

Bana göre;
Ayrılıktan çıkmak hızla değil, farkla olur. Kendine gösterdiğin şefkat, o sürecin en güçlü ilacıdır.

FY: “Kod Hatası” nasıl doğdu? Fantastik bir kurgu üzerinden hangi insani temaları tartışmak istediniz?

SK: Aslında ilk beş sayfasını sanırım on yıl önce yazdım. Birden aklıma henüz kimsenin aklına
gelmeyen bir fikir gelmişti. Daha doğrusu bilinen bir kavramın hiç işlenmemiş yüzü. Tabii bu
kavram ilk kitapta hala açıklığa kavuşmuş değil, o yüzden çokça bahsedemiyorum. Umarım
serinin ikincisini yazdığımda neden bahsettiğimi görmüş olacaksınız.
Fakat o senelerde kitap yazacak da, konunun istediğim hedefe ulaşmasını sağlayacak kurguyu
düşünecek de vaktim yoktu. Ve bıraktım. Yıllar sonra ajansımı kapatmış artık kendime daha iyi
gelecek şeyler yapmaya karar verdiğim dönemde bir otobiyografinin editörlüğünü yaptım ve
içimdeki ses sürekli artık şu romanı yazmalısın demeye başladı. Pandemi geldiğinde ise kitabı
yazmak artık benim için bir hayatta kalma aracı oldu diyebiliriz.
Abim ve babamı üç aylık bir süreçte kaybettim. O zaman zarfında tüm sorunlarla tek başıma
mücadele etmek zorunda kaldığım, bir yandan bir eş ve iki çocuk annesi olarak da
sorumluluklarımı devam ettirmeye çalıştığım bir dönemdi. Her akşam alınması gereken kararlar
ve aksiyon planlarından sonra kendimi romanımın derin dünyasında iyileştiriyordum. Babam
“Ben ölmeden bitir bu kitabı,” dediği için de ayrı bir motivasyonum vardı. Abim göremedi ne yazık ki ama babama yetiştirdim. Önsözünü yazma isteği yerini bulamasa da sözümü
tutmuştum…

FY: Yazma rutininiz: İlhamı beklemek mi, disiplinle çağırmak mı? Yazmak isteyenlere 3 somut öneri verir misiniz?

SK: Benim için yazmak tamamen disiplinle çağrılan bir eylem. İlham bazen gelir, bazen gelmez ama oturup kalemi eline almazsan, o da yolunu bulamaz. Bana göre, yazmak ilhamın ödülü değil,
emeğin sonucudur. Yeter ki başla; kelimeler yolda açılır zaten.
Yazmak isteyenlere üç somut önerim:

  1. Zamanı kutsal say: Yazmak için ilhamı değil, vakti planla. Her gün aynı saatte
    oturmak zihne “şimdi üretme zamanı” sinyalini verir.
  2. Küçük başla: Bir sayfa, hatta bir paragraf bile olabilir. Yazı, büyük niyetlerden
    değil, küçük istikrar adımlarından doğar.
  3. Okuyarak beslen: İlham bazen başkasının cümlesine yaslanır, ama kendi sesin o
    yankının içinden çıkar.

FY: Yakın dönem yeni projeler: İkinci kitap / yeni eğitimler / dijital içerikler… Okurlar neleri beklemeli?

SK: Yakın dönemde beni en çok heyecanlandıran şey, ikinci kitabımın şekillenmeye başlaması. Bu kez insanın içsel dönüşümünü biraz daha derin, özellikle takipçilerimin ilgisini çekecek bir
formatta işlediğim bir format hazırlıyorum.
Aynı zamanda ilişkiler, öz şefkat ve farkındalık ekseninde yeni atölye ve eğitim serileri
hazırlıyorum. Kod Hatası’nın Almanca versiyonu henüz yeni yayınlandı, bir sonraki hedef İngilizcesi. Dijital tarafta ise “Hayattan Talebim Var” için yeni formatlar yolda — bu kısmı sürpriz olsun. Kısacası, önümdeki dönem sessizlikten değil, üretimden doğan bir derinlik dönemi olacak.

“Ben senin bende gördüğün kişi değil, ateşin içinden sağ çıkan biriyim.”

— Seda Koçali

Fonksiyonel Yaşam Notu:

Her ilişkide, her başlangıçta ve her kırılmada yeniden öğreniyoruz:
Kendimizle kurduğumuz ilişki, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi şekillendiriyor.
Seda Koçali’nin sözleri, bu farkındalığı zarafetle hatırlatıyor —
ve bize “fırtınalarda bile zarafetle ayakta kalmanın” ne demek olduğunu gösteriyor.

Seda Koçali’yi Instagram: @hayattantalebimvar

Youtube: @hayattantalebimvar adreslerinden takip edebilirsiniz.

SON YAZILAR ↯

Yasal Uyarı: Bu içerikte yer alan bilgiler yalnızca eğitim, bilgilendirme farkındalık amaçlıdır. Tanı ve tedavi yerine geçmez. Sağlık durumunuzla ilgili kararlar almadan önce mutlaka doktorunuza veya yetkin bir sağlık profesyoneline danışın.
Fonksiyonel Yaşam Editör Ekibi, sağlık ve yaşam alanında uzman görüşleri, bilimsel kaynaklar ve güncel araştırmalar ışığında içerikler üretir. Amacımız; fonksiyonel beslenme, hareket, zihin sağlığı, mindfulness ve bütünsel iyilik konularında güvenilir, anlaşılır ve ilham verici bilgiler sunmaktır. Okurlarımıza yalnızca teorik değil, aynı zamanda günlük yaşamda uygulanabilir pratik çözümler sunarak daha sağlıklı, dengeli ve bilinçli bir yaşam yolculuğuna eşlik etmeyi hedefliyoruz. The Functional Life Editorial Team provides reliable and inspiring content on health, nutrition, mindfulness, and holistic well-being. Our mission is to offer practical and science-based insights that support a balanced and conscious lifestyle.