Fonksiyonel Yaşam’ın İnsan ve Anlam kategorisinde yer alan bu yazı, gündelik hayatın sıradan bir anından yola çıkarak modern insanın duygularla kurduğu ilişkiyi sorguluyor.
Sevilay Acar, bir kahkahanın bellekte bıraktığı izi takip ederek; sürekli analiz eden, anlamlandırmaya çalışan ve kendi duygularını bile denetim altında tutmaya çalışan insan hâlini sade ama derin bir anlatımla ele alıyor. Bu metin, bazen iyileşmenin her şeyi çözmekten değil, bazı duygulara olduğu gibi alan açabilmekten geçtiğini hatırlatıyor.
Ve belki de şu soruyu sessizce bırakıyor: İnsan, kendini sürekli dönüştürmeye çalışırken yaşamayı unutabilir mi?
Dönüştürmeden Dönüşmek
Kahve eşliğinde yaptığımız bir sohbet sırasında, yan masadan yükselen kahkahalar bir anda hepimizin dikkatini çekti. Konuşmayı bıraktık. Dinlemeye başladık. Tıpkı bir şarkıyı dinler gibi… Hatta o kahkahanın içinde dinlenir gibi.
Ne kadar uzun zaman olmuş, gözlerinden yaş gelene kadar gülen insanlar görmeyeli. Gerçek bir kahkahayla karşılaşmayalı…
Önce kendimize döndük: Biz mi değiştik, yoksa hissizleşiyor muyduk? Çünkü eskiden komik gelen şeyler artık aynı etkiyi yaratmıyordu. Gülümsemelerimiz bile sorgulanır hâle gelmişti; ne kadarı doğaldı, ne kadarı bir alışkanlığın tekrarıydı, emin değildik.
“Maskeler,” dedi bir arkadaşım. Belki de o an, üzerimizden bir maske daha düşmüştü.
Büyüyorduk. Ve büyümek, çoğu zaman beraberinde açıklayamadığımız bir ağırlık getiriyordu. Belki de büyümek; içten gelen bir kahkahayı, neredeyse yabancı bir duygu gibi karşılamak demekti.
Ama o masadan yükselen kahkaha bir şey yaptı bize. Ortama yayıldı, ruhumuza değdi ve oradan belleğimize sızdı. Bir kapı aralandı: “Eskiden nelere gülerdik?” Anılar kendiliğinden akmaya başladı. Ve biz, fark etmeden gülümsemeye başladık.
Bir süre sonra başka masaların da bu görünmez akıma kapıldığını fark ettim. O an anladım: Gülümsemek bir kelebek etkisi. Bir yerde başlayan kahkaha, diğerlerine de sirayet ediyor.
O gün bir başka şeyi daha düşündüm: Kendini gözlemlemenin de bir sınırı var.Her an tetikte olmak, her duygunun altını kazımak, her davranışın ardında bir neden aramak…
Bir noktadan sonra anlamayı derinleştirmek yerine, hayatın akışını kesintiye uğratıyor.
Aklıma Sigmund Freud’un o sözü geldi:
“Bazen bir pipo, sadece bir pipodur.”
Belki de bazı anları olduğu gibi bırakmak gerekir. Yorumlamadan. Bölmeden. Çözmeye çalışmadan…
İnsan bazen kendini anın içine bırakmayı unutuyor. Olduğu hâliyle kalmaya izin vermiyor. Yüzüne yerleşmiş ciddiyetin, bir kahkahayla yer değiştirmesine bile alan açmıyor.
Oysa bazı şeyler, tam da müdahale edilmediğinde kendiliğinden iyileşir. Bazı duygular, üzerine düşünülmediğinde hafifler.
Şunu fark ettim: Bazen bilinçdışını o kadar dikkatle izliyoruz ki, o bile sıkılıp özgür kalmak istiyor.
İnsan en çok kendini serbest bırakmalı. Kendi oluşumunu sürekli denetlemekten vazgeçmeli.
Tırtılı izlemeyi bırakıp, onun kendi zamanında dönüşmesine izin vermeli.
Ve belki de en sade hâliyle gerçek şudur:
Gülümsemek, sadece bir gülümsemedir.
Her şeyi yorumlamak, dönüştürmek zorunda değiliz bazen.
Suratımız asılmak istiyorsa, asılsın.
Gülümsemek istiyorsak, gülelim.
Ve orada kalsın.
Yazar Sevilay Acar’ı Instagram’da takip edebilirsiniz.
@sevilayacarr













