Üç Eşlikçi ve Bir Fısıltı
Soğuk bir kış gününde yapılabilecek en sakin ve güvenli yolculuk, bir kahve eşliğinde kitaplara yapılan yolculuktur. Biraz kar yağsa, hava ayaza vursa ve içerinin sıcaklığından camlar buğulansa… Aklıma ilk gelen şey, bacaklara örtülmüş bir battaniye ve kitaplar olur.
Eğer aranıza bir meşguliyet girmeyecek kadar uygunsanız ve dikkatinizi dağıtmayacak bir sessizlik de size eşlik ediyorsa; tıkır tıkır işleyen yalnızca planlarınız değil, aynı zamanda hikâyeler manzarası eşliğinde ilerleyen bir tren yolculuğudur. Satır aralarında açılan raylar, bambaşka düşünceleri, hikâyeleri ve yazarın iç dünyasından sizin dünyanıza uzanan anlamları taşır.
Hem kış mevsiminde olmamız hem de bu yazının Fonksiyonel Yaşam Platformu’ndaki ilk yazım, yani ilk yolculuğum olması sebebiyle, iki kitap ile yola çıkmak istedim. Bir de yazının sonunda yer verdiğim* bir “eşlikçi” var. Okurken belki size de eşlik eder.
Aslında tüm bu eşlikçilerin, içimizdeki eşlikçiyle bir bağlantısı var desem…
Özetleyecek olursam: Bugün iç dünyamıza yaptığımız yolculuğumuza üç eşlikçi katılıyor: biri hikâye, biri düşünce, biri de müzik.
Arthur Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar kitabında şöyle der:
“Yaşamımızdaki duruşumuz çoğu zaman bir gezgin gibidir. Uzaktan gördüğümüz şeyler yaklaştıkça başka biçimler alır. Özellikle arzularımızda durum böyledir; çoğu kez aradığımız şeyden bambaşka bir şeyi – hatta daha iyisini – buluruz. Çünkü aradığımız mutluluk, çoğu zaman sandığımız yerde değildir.”

Hermann Hesse’nin Knulp adlı hikâyesinde de Knulp bir gezgindir ve hayatını bir göçebe gibi sürdürür. Ölüm anında Tanrı’ya, neden diğerleri gibi yerleşik bir yaşam süremediğini sorar; bunu başaramamış biri gibi görür kendini. Tanrı ise ona şöyle seslenir:
“Her gittiğin yere biraz çocuk sevinci ve hafifliği taşıman gerekiyordu. Benim adıma göçebe yaşadın ve yerleşik insanlara özgürlüğü hatırlattın. Senin şahsında benimle alay edildi, benim adıma sevildin. Sen benim bir parçamdın; senin yaşadığın hiçbir acı ve zevk yoktur ki bende de yaşanmamış olsun.”
Knulp o anda başını eğerek yalnızca şunu diyebilir:
“Evet… bunu hep sezdim.”
Belki biz de Knulp gibi bunu hep sezeriz; fakat çoğu zaman kendimize fısıldamayı unuturuz. Ayak izini görmesek bile hep yanımızda yürüyen o yüce dostun varlığını daha iyi duyabilmek, daha çok hissedebilmek için…
Biz yerleşik yaşasak da aslında yaşamımız bir gezgininki gibidir. Çünkü insan çoğu zaman “daha fazla olmak”, “daha ileri gitmek”, “daha başka biri olmak” arzusu taşır. Yetersiz hissettiğimiz, kendimizi eksik gördüğümüz anlar olur.
Oysa belki de tam o sırada, tam bulunduğumuz yerde olmamızın bir nedeni vardır: Varlığımızla bir başkasının varoluşuna ayna tutmak.
Schopenhauer’in gezgini ile Hesse’nin Knulp’u burada kesişir. Aradığımız mutluluk çoğu zaman sonunda ulaşacağımız bir hedef değil; yol boyunca kazandığımız bir anlayıştır. Haz ve başarıyı ararken, onların bize öğrettiği derinlikte gerçek bir zenginlik buluruz.
Kimi zaman “eksik” sandığımız hayatımız bile bir başkasına özgürlüğü, umudu ya da çocukça bir gülüşü hatırlatır.
Belki de asıl olan şudur: Yerleşik ya da göçebe olmaktan önce, hayatta bize verilen rolü incelikle taşımaktır. Biz yürürüz; anlam da bizimle yürür.
Ve bazen, çok sonra fark ederiz ki aradığımız şey, yol boyunca bizi sessizce dönüştüren o görünmez dostluktur.
*Eşlikçi müzik: Camille Laurent — Lanes Mill
SON YAZILAR ↓






