Kendimize Dair Unuttuğumuz Gücü Hatırlamak Üzerine
İnsan biraz ev gibidir, biraz sahne, biraz sanatçı, biraz bahçıvan…
Her an, her saniye gelişen ve ilerleyen bir akışın içinde nefes alıyoruz hepimiz. Bazen bir toz bulutu, bazen bir fırtına, kimi zaman yağmur, kimi zaman güneş oluyoruz. Bir anın bir ana uymamasının sebebi de belki sahnenin her an kolektif bilincin etkisiyle değişiyor olmasıdır.
Hani kimi zaman yorgun, kimi zaman çaresiz, kimi zaman da hüzünlü hissediyoruz ya… Bir an yapılabilir gibi görünen ve içimizi coşturan bir süreç, bir an sonra yapılamaz bir düşüncenin ağırlığıyla düşüveriyor ya bir yaprak gibi… İşte böyle zamanlar için yazıyorum.
Kendime de bir mesaj aslında…
Farklı yaşamlar yaşıyoruz, bambaşka öykülerin içinde görünüyoruz ama duygularımız hemen hemen benzer. İnsan, olumsuzu görmeye ayarlı ezber bir düşünceyle donanmış gibi geliyor bana bazen. Bunun sebebi de doğduğumuz andan itibaren bize aktarılan; birilerine ait, onlara da birilerinden miras kalmış davranışlar, kalıplar ve bakış açıları olabilir.
Yine de bu ezberlerin yavaş yavaş bozulduğunu görüyorum. Her ne kadar süreç dışarıdan aynı gibi görünse de paylaşımlardan, karşılaşmalardan, önümden geçen hikâyelerden bunu hissediyorum. Değişen, soran, sorgulayan, altındaki sebepleri gören, gördüğü yerde duramayan nice insan var. Farklı yerlerde, farklı zamanlarda olsalar bile aynı orkestranın üyeleri, aynı performans ekibinin parçaları gibi aynı nefesle besleniyorlar sanki.
Bu yazı; yorgun, hüzünlü, hatta belki de çaresiz olduğunu düşünen insanlar için…

Böyle zamanlarda geçmişe giderim. O günlerden bugünlere yürüdüğüm yolları yeniden arşınlarım. Neler yaşamışım, hangi engellerle karşılaşmışım, kendime ne zaman ne kadar güçlü tuğlalar örmüşüm, yoluma ne kadar mayın döşemişim ve tüm bunların üstesinden nasıl gelmişim diye bakarım.
Hayret edeceksiniz geçmişi bu amaçla kullandığınızda.
Geçmişte bir kurban da görebilirsiniz, bir savaşçı da… Bir kırılgan çocuk da, cesur bir yürek de… Ama öze baktığınızda göreceğiniz şey şudur: Kendinizi bugüne kadar nasıl da sağlam bir şekilde taşıdığınız.
“Meğer…” dersiniz.
“Meğer o beklediğim kahraman benmişim.”
İşte o zaman bugünden itibaren geminizi biraz daha ustalıkla yüzdürebileceğinizi hissedersiniz bu dünya okyanusunda.
Hele bir de arkanıza baktığınızda, sizi hiç taşımadığını düşündüğünüz o gücün ayak izlerini yüreğinizde bulursanız…
Belki de şöyle dersiniz:
“Meğer beni hep kucağında taşımış. O yüzden ayak izlerini görememişim.”
Ve bu fark ediş insanın içine tarifsiz bir heyecan bırakır.
Her şeyi tek başına yapmalısın…
Yalnız geldin, yalnız gideceksin…
Bu klişelerden pek hoşlanmıyorum.
Doğru olabilirler belki ama dünyaya yalnızca kendimizle deneyim kazanmak için gelmiyoruz.
İlişkilerimiz var.
İlişkilerden aldığımız destekler, birbirimize tuttuğumuz aynalar, iyi günümüzde de kötü günümüzde de koluna girdiğimiz insanlar, koluna girerek bize eşlik edenler…
Sevgimizi gösterenler, içimizdeki gölge yanlarımızı görünür kılan canım yoldaşlarımız…
Anne, baba, kardeş, eş, dost ya da pek de tanımadığımız onca rol arkadaşı…
Hepsi bu dünya deneyimimizin mihenk taşları.
Bu nedenle elleri önemserim.
Kolları…
Kalpleri…
Gözleri…
Ve onların sahiplerini.
Kendiminkileri de…
Çünkü insan insanın rengidir.
Bir renk katar görünen resme, karışmış renk oluruz.
İnsan insanın dengidir.
Birleşir ruhlar, yaşam amaçlarımızın ateşbazı oluruz.
İnsan insanın sokağıdır.
Koyar düşlerini ortaya, düşler birleşir, ilham olur, sanat oluruz.
İnsan insanın toprağıdır.
Bazen umudunu diker üzerine. Bazen diken olur, batırır dikenlerini ruhuna ve seni hızla amacına doğru iter. Bazen de gür bir çınar olur; gölgesinde dinlenir, yeniden güç bulursun.
Gözlerimizi hep olmazlara dikiyorsak eğer, bir zamanlar nasıl olduğumuza bakalım derim.
Bizi bugünlere getiren kendimize sıkıca sarılalım.
Çünkü bugünkü biz; yalnızca eksiklerin, korkuların ya da yorgunlukların toplamı değil, aynı zamanda onca fırtınayı aşmış, onca geceyi sabaha bağlamış, yeniden yeniden ayağa kalkmış bir varlığın hikâyesidir.
Ve diyelim ki kendimize:
“Evet, şimdi biraz gölgeliyim.
Biraz kırgınım.
Biraz yorgunum.
Biraz da hevessizim belki.
Ama aynı zamanda kendini bugüne kadar taşıyabilmiş bir ışığım da.
Yolunu zaman zaman kaybetse de yürümeyi bilen, düştüğü yerden kalkmayı öğrenen, umudunu bazen başkalarının kalbinde bulan bir ışık…”
Belki de hatırlamamız gereken tek şey budur:
Işık hiçbir zaman karanlığın karşısında durmaz.
Işık, bazen karanlığın içinden doğar.
Ve biz…
Işığın kucağındaki ışığız.
Yazar Sevilay Acar’ı Instagram’da takip edebilirsiniz.
@sevilayacarr🎧 Bu yazıyı okurken önerimiz: Coldplay – Fix You
Coldplay – Fix You












