Bir Şehrin Hafızasında Yaşamak | Ebru Atalay - FONKSİYONEL YAŞAM

Bir Şehrin Hafızasında Yaşamak

Hızın içinde kendi cennet bahçemizi kurmak

Ebru Atalay Karakuş

Dün Çamlıca Tepesi’ne çıktım. Bütün şehir ayaklarımın altındaydı. İstanbul oradan, yukarıdan bakınca tek bir nefes alıp veriyor gibi; minareler, kuleler, sonu görünmeyen çatılar, iki yakayı birbirine dikmiş köprüler ve hepsinin arasından usulca akan deniz. İnsan o tepede bir an için zamanın dışına çıkıyor. Sonra fark ediyorsunuz ki aşağıda, o ışıltının içinde milyonlarca kalp aynı anda atıyor, milyonlarca düşünce aynı havayı titretiyor. İşte ben buna şehrin hafızası diyorum.

Bir Şehrin Hafızasında Yaşamak | Ebru Atalay - FONKSİYONEL YAŞAM
Fotoğraf: Ebru Atalay

Her ülkenin bir manyetik alanı vardır. İnsan da doğduğu ve yaşadığı şehrin manyetik alanına dâhildir; onu görmesek de o bizi her an ya besler ya yorar. Çünkü biz de doğanın bir parçasıyız ve bedenimiz, içinde yaşadığımız şehrin yaydığı o görünmez frekansa hiç durmadan cevap verir. İstanbul gibi bir metropolün manyetik alanı ise çok güçlü, çok hızlı ve çok kalabalıktır. Bu alanın içine doğar, içinde yürür, içinde sever, içinde yorgun düşeriz.

Peki metropolde yaşamak insanı nasıl etkiler? Hız, önce zamanı kısaltır. Ama İstanbul yalnızca hız değildir. Aynı şehir, yüzyılların yaşanmışlığını taşır. Bir sokağın köşesinde Bizans, hemen yanında Osmanlı, onun da bitişiğinde bugünün telaşı. Sanat buradadır, deniz buradadır, vapur düdüğü, martı sesi, çay bardağının buğusu buradadır. İstanbul aynı anda hem yorar hem iyileştirir.

Peki bu kadar hızın ve yoğunluğun içinde dengemizi, sağlığımızı nasıl koruyacağız?

Çinliler tam da bu soruyu binlerce yıl önce sormuş ve insanı, zamanı ve mekânı hiçbir zaman birbirinden ayrı düşünmemiştir. Onlar zamanın insan üzerindeki etkisini Çin astrolojisiyle okumuş, yaşadığımız mekânın enerjisini ise Feng Shui ile dengelemiştir. Kökleri MÖ 6000’e dayanan bu iki kadim bilgelik, aslında aynı bütünün iki yüzüdür: biri zamanımızı, diğeri mekânımızı uyuma kavuşturur.

Bu öğretide dağlar ejderhayı temsil eder. Enerji, dağların tepesinden enerjiyi yeryüzüne indirir; bu enerji rüzgârla taşınır ve suyun kenarına gelince durur ve bereketini oraya taşır. Defin Kitabında geçen “Ejderhanın enerjisi rüzgârla dağılır, suyu görünce durur” sözü tam da bunu anlatır. Böyle bir araziye kurulan yerleşim, orada yaşayan insana doğanın bereketini taşır. Çıplak coğrafyadan, dağ ve su gözleminden doğan bu felsefe bugün de geçerlidir; tek fark, dağların yerini yüksek binaların, suyun yerini ise yolların almasıdır. Feng Shui, doğanın o kadim ritmini bu formülle bizim mekânlarımıza taşır.

Şehri değiştiremeyiz. Ama içinde yaşadığımız mekânı dengeleyebiliriz.

İşte tam burada şu soruyu sormak istiyorum: Bu kadar hızın içinde nefes alabileceğimiz, bataryamızı yeniden yüzde yüze dolduracağımız o yer neresi? Cevabı çok yakın aslında. Kendi evimiz. Kendi mekânımız. Şehri sakinleştiremeyiz ama kendi dört duvarımızın içinde, kendi cennet bahçemizi kurabiliriz. Mesele dışarıdaki dünyaya yetişmek değil; içeride, bize ait olan o küçük evrende huzuru yeniden yaratmaktır.

Mekân ile insan: kopmaz bir bağ

Mekân ve insanın, beden ve ruh gibi kopmaz bir bağı vardır. Ruhumuz bedenimizde nasıl canlanıyorsa, yaşamak istediklerimiz ve yaşadıklarımız da mekânlarımızda ruh bulur. Evlerimiz bizim toprak hattımız gibidir. Orada arınır, dinlenir, neşeleniriz; kısacası şarj oluruz. Yatak satın alabilirsiniz ama uyku satın alamazsınız. Ev satın alabilirsiniz ama huzur satın alamazsınız. Feng Shui ile planlanan mekanlarda bunların hepsi mümkündür.

Yıllar önce İngiltere’de bir kitapçıda karşıma çıkan bir kitapla, Feng Shui ile tanıştım. O gün çok tuhafıma gitmişti: Mekânla benim hayatımın ne alakası vardı? Ama merak ettim, araştırdım, eğitimler aldım ve gördüm ki bu bir inanç sistemi değil; güneşin doğuşuyla doğada oluşan enerjiyi ve beş elementin birbirini nasıl beslediğini okuyan, son derece mantıklı bir sistemdir. Her uygulamanın arkasında bir sebep, görünmeyen bir düzen vardır.

Şehrin hızını dengelemek istiyorsak, bu iki kolu birlikte ele almamız gerekir: zamanı Çin astrolojisiyle, mekânı ise Feng Shui ile. Gelin önce zamanla başlayalım.

Zamanı dengelemek: Çin astrolojisi ve sağlık

Şehirde zaman hızlı akar; oysa doğanın zamanı bir döngüdür. Güneş hep doğudan doğar, batıdan batar. Bahar gelir, doğa tazelenir; sonbahar gelir, doğa içine çekilir. Çin astrolojisi tam da bu döngünün insandaki karşılığını okur. Her insan, doğduğu anın enerjisini taşır; tıpkı her binanın çatısı tamamlanıp içine ilk insan girdiğinde kendi kaderiyle doğması gibi. Doğum tarihimizin taşıdığı element dengesi, hangi mevsimlerde güçlendiğimizi, hangi dönemlerde dinlenmeye ihtiyaç duyduğumuzu, bedenimizin hangi organlarına daha çok şefkat göstermemiz gerektiğini fısıldar.

Şehir bize “dur durma, koş” derken, kendi zaman haritamızı tanımak bir pusula olur. Yorgunluğumuzun yalnızca tembellik değil, döngünün bir evresi olduğunu anlarız. Bir element bizde fazla, bir element eksikse, bunu bilmek hem bedenimizi hem ruhumuzu dengelememize yardım eder. Çin tıbbının ve astrolojisinin yüzyıllardır söylediği basit ama derin bir gerçektir bu: Sağlık, doğanın ritmiyle uyumdan doğar. Zamanı dengelemek, kendi mevsimimizi tanımakla başlar.

Mekânı dengelemek: kendi cennet bahçemiz

Mekânı dengelemek ise daha elle tutulur bir iştir; bugün, şu an başlayabileceğiniz bir iştir. Evlerimiz de tıpkı bedenlerimiz gibi soluk almak ister. Bedenimizdeki toksinler nasıl atılmak istiyorsa, mekânlarımızda biriken, kullanılmayan, köşelere yığılmış eşyalar da öyle. O yığınlar, vücudumuzdaki istemediğimiz kilolar gibidir; yaşam enerjisinin, yani “chi”nin akmasını engeller, evi yorar, bizi yorar. Tıka basa dolu bir odada kendimizi ağır, uyuşuk ve tembel hissederiz. Oysa temiz, aydınlık, ferah bir odada hafif, özgür ve olanaklarla dolu hissederiz. Bestecinin dediği gibi: müzik, notalar arasındaki boşluktur. Hayat da eşyalarımız arasındaki o boşlukta yaşar.

İlk adım arınmadır. Kullanmadığımız eski eşyaları, okunmuş gazete ve dergi yığınlarını, kurumuş çiçekleri evden çıkarın; mekânı kilo vermiş gibi hafifletin. Kırık, çatlak, bozuk ne varsa ya onarın ya da uğurlayın; çünkü çalışmayan bir saat, damlayan bir musluk, yanmış bir ampul, o mekândaki enerji akışını tıpkı hasta bir organ gibi olumsuz etkiler. Bir aşk hayatına yer açmak isteyen biri, dolabında yeni bir insanın tek bir gömleğini bile koyacak yer bırakmamışsa, hayatına o aşkı nasıl davet edebilir? Mekânlarımız bize bunu fısıldar. Yeni bir şeye yer açmak, önce eskiye veda etmekle başlar.

İkinci adım, enerjisi yüksek odaları aktif kullanmaktır. Her evin, tıpkı her insanın olduğu gibi, kendine has bir enerji haritası vardır. Bazı köşeler diridir, ışık ve hayat doludur; bazıları ise durağan kalmıştır. Ne var ki bu harita çıplak gözle görünmez; hangi köşenin hangi enerjiyi taşıdığını öğrenmek için Feng Shui’nin Uçan Yıldız formülünü kullanmak gerekir. Bu formül, binanın yapım tarihi ve baktığı yöne göre mekânın gerçek enerji haritasını çıkarır. Bunun için bir danışmanlık alabilir ya da bu enerjileri adım adım kendiniz nasıl bulacağınızı yazdığım dijital kitabım “Mekânın Çakraları”ndan keşfedebilirsiniz. Haritanızı bir kez gördükten sonra gerisi nettir: Hayatımızda akmasını istediğimiz şeyleri, evimizin en canlı, en çok yaşanan alanlarına taşımalıyız. Gününüzü geçirdiğiniz, sevdiklerinizle bir araya geldiğiniz odaları en güçlü köşelerinize kurun. Az kullanılan, hep kapalı tuttuğunuz, dibine kadar eşyayla doldurduğunuz alanlarda ise enerji durur, ağırlaşır ve zamanla ölü bir enerjiye dönüşür. Evinizi yaşamak, onun en güzel yerlerini gündelik hayatın merkezine almaktır.

Üçüncü adım, doğru yöne dönerek çalışmak ve uyumaktır. Bir mekânın nasıl dekore edildiğinden çok, baktığı yön önemlidir. Çalışırken sırtımızın arkasında sağlam bir duvar olması, önümüzde bir boşluk bulunması ve kapıdan gireni görebilmemiz tesadüf değildir. Sırtı boşluğa dönük, dağınık bir odada çalışan bir beyin, saniyeler içinde tetikte olma hâline, yani beta dalgasına geçer; odaklanamaz, yaratıcılığını kullanamaz. Doğru konumda çalışan bir beyin ise alfa dalgası üretir ve mekândan tam destek alır. Uyku için de aynısı geçerlidir: Yatağımızın baktığı yön enerjisi iyi ise, derin ve onarıcı bir uykuya geçeriz. İçimizde huzur, uyum ve dinginlik varsa, doğru yöne baktığımızı biliriz.

Bir Şehrin Hafızasında Yaşamak | Ebru Atalay - FONKSİYONEL YAŞAM
Fotoğraf: Ebru Atalay

Bir apartman dairesinde bile gizli bir bahçe

Bahçemiz olmayabilir. Ama bir balkon, hatta bir pencere önü bile bize yeter. Çiçekler ve bitkiler, yaşadığımız mekâna yaşam enerjisi çekmenin en güzel ve en pratik yoludur. Doğanın yönlerini, anlamlarını ve döngüsünü kendi mekânımızda yeniden yarattığımızda, aslında o büyük doğayı küçük evimize davet etmiş oluruz. Bir saksı şakayık, bir kasımpatı, havayı temizleyen bir kauçuk ağacı ya da nefes alan bir eğrelti otu… Her biri, betonun ortasında küçük bir nefes borusudur. Geleneksel bir söz vardır: “Yüreğimde yeşil bir dal varsa, üzerine şarkı söyleyen kuşlar konacaktır.”

Balkonunuza bir rüzgâr çanı asın, sesiyle sizi ana çağırsın. Pencerenize bir kristal top koyun, güneş vurduğunda odanızın içinde küçük gökkuşakları doğsun. Pencere önüne gelen kuşları besleyin. İnanın bana, sıradan bir günün ortasında pencerenize konan bir kuşu izlemek kadar, hayatın ne kadar değerli olduğunu hatırlatan bir şey yoktur.

Güne yeniden başlamak

Her sabah, güne kendi kafamızdaki o telaşlı sesle başlarız: Bugün günlerden neydi, neler yapacaktım… Bunun yerine, günün ilk misafiri temiz hava olsun. Pencereleri açın, karşılıklı bir hava akımı yaratın, bayat enerji tazesiyle yer değiştirsin. Sevdiğiniz bir müziği açın; güne kendi kaygınızla değil, güzel bir enerjiyle başlayın. Sonrası bir kahve keyfi. An’da olmak, anla yaşamak, ihtiyacımız olan bütün enerjiyi yenilememizi sağlayan o temel değerdir.

Şehir hızlı akmaya devam edecek. Köprüler aynı kalabalığı taşıyacak, deniz aynı vapurları, gökyüzü aynı kuleleri. Biz onu durduramayız. Ama Çamlıca’dan baktığımız o devasa şehrin içinde, bize ait küçük bir evren var: Kendi evimiz. Zamanımızı doğanın döngüsüyle, mekânımızı ise sevgiyle ve farkındalıkla dengelediğimizde, o küçük evren bizim cennet bahçemize dönüşür. Ve insan, koca bir metropolün hafızasında yaşarken bile, kendi içinde sessiz bir bahçe taşıyabilir.

Kalp söyler, kâinat dinler. Yaşadığınız mekânların her köşesi kalbinizden bir yansıma olsun.


Yazar

Ebru Atalay

Feng Shui Uzmanı & Profesyonel Koç (PCC)

Bir Şehrin Hafızasında Yaşamak | Ebru Atalay - FONKSİYONEL YAŞAM
Fotoğraf: Ebru Atalay

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yasal Uyarı: Bu içerikte yer alan bilgiler yalnızca eğitim, bilgilendirme farkındalık amaçlıdır. Tanı ve tedavi yerine geçmez. Sağlık durumunuzla ilgili kararlar almadan önce mutlaka doktorunuza veya yetkin bir sağlık profesyoneline danışın.
Author: Ebru Atalay
Ebru Atalay, 1971 yılında Karadeniz Ereğli’de doğdu. İstanbul Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği mezunudur. İngiltere’de tanıştığı Feng Shui alanında uzun yıllardır çalışmalar yürütmektedir. Master Raymond Lo’dan aldığı eğitimlerle Feng Shui, Kaderin Dört Sütunu (Four Pillars) ve I Ching konularında uzmanlaşmıştır. ICF (Uluslararası Koçluk Federasyonu) tarafından sertifikalı Profesyonel Koç (PCC) olan Atalay, Feng Shui ve koçluğu birleştiren yaklaşımıyla kişilerin yaşam alanlarını ve hayatlarını bütünsel biçimde dönüştürmelerine rehberlik etmektedir. 2024 yılında yayımlanan dijital kitabı “Mekânın Çakraları”, Feng Shui’yi herkes için erişilebilir kılmayı amaçlamaktadır. Ebru Atalay, Türkiye’de ve uluslararası düzeyde danışmanlık, eğitim ve konuşmalarına devam etmektedir.